Yazdı…
Sildi…
Yazdı…
Yeniden sildi…
Birşeyleri ortaya koyup daha sonra bu dünyadan def etmek bu kadar kolaymıydı acaba. Bir silgi bu kadar güçlü olabilrmiydi. Bir silgi herşeyi geldiği yere sokabilecek güçtemi. Düşüncelerini beynine bu ufak basit nesne hapsedebilirmiydi.
Tekrar…
Yazdı…
Sildi…
Yazdı…
Düşündü…
Herşeyi silmek aslında kendi elindeydi. Silgisini elinde tuttu. Uzunca bir süre baktı. Sonra dönüp yazdıklarına baktı…
Sildi…
Tekrar yazdı…
Her defasında farklı şeyler yazıyordu. Belkide işin derinlerinde, birinde ak dediğine diğerinde kara diyordu. Ama yazdığı herşeyin kendini oluşturduğuna emindi. Silmesinin nedeni bir beğeni eksikliği değildi. Her birinde ayrı bir şey görüyordu. Her birinde farklı bir konuyu çözümlüyordu kendince. Ve kendince hepsi de doğruydu. Düşündüklerini oraya yazmak çok garip gelmişti en başta. Bu onun tarzı değildi çünkü. O konuşurdu. Hiçbir silginin olmadığı bir dünyadan çıkıp silgi tozlarından kurulu bir dünyaya girmişti. Silgi sadece onun eğlencesi olmuştu. Çünkü bunu konuşurken yapamıyordu. Yapmak istemişti çoğu kez. Silmek yerine yapabildiği tek şey saptırmak olabilmişti. Yabana atmayalım güçlü bir saptırma yeteneği vardı. Kimseyi kırmazdı bunu yaparken. Kimse de anlamazdı ta ki o bunu eğlenerek anlatana kadar. Ama bu sefer olay farklıydı. Yazıyordu. Ve elinde hayal ettiği herşeyden güçlü olarak gördüğü silgisi vardı. Yazdığı bir şeyi kimse görmeden toz haline getirebilirdi bununla. Saatlerce saptırma yapmaya gerek kalmadan, hiç zaman harcamadan. Yazmak ona çok fazla zaman ve imkan sunmuştu. O halde neden konuşuyordu.
Düşündü…
Gözlerini kapadı…
Ufak bir düş…
Gözlerini açtığında az önce bir düş gördüğünü biliyordu. Bunun farkındaydı. Çokda olay yaşamıştı o yerde. Ama hatırladığı sadece bir düş gördüğüydü.
Hatırladığı sadece konuştuğuydu…
Hatırladığı sadece yazdığıydı…
Bir şeylerin var olduğunu bilmek. Ama sadece varlığını bilip gerisini unutmak eğlenceliydi. Kafa yormuyordu. Düşündürmüyordu bu nereye gider diye. Ya da yorumlar yaptırıp kimsenin tepkisini çekmesine neden olmuyordu. Kimsenin bilmeyeceği, bazen kendinin bile hatırlayamayacağı bir yaşamdı bu sadece. Bu dünyadan paylar çalıp kaçmak gibi geldi bir an.
Doğru…
Kimseyle paylaşmamak kaçmak demekti. O yazdıklarını silmekle sadece kaçıyordu. Kaçması gereken birileri mi vardı. Hayır. Kendisi için sıkıntıdan ürettiği bir oyunmuydu bu peki? Kesinlikle öyle düşünmüyordu. Rahatlama hissi ?
Yazarak rahatlamak gerçekten nasıl olabilirdi. Acaba böylemi. Kimseye gösterme kaygısı olmadan sadece kendin için içinden geldiği gibi ne düşünüyorsan ya da o an ne yapıyorsan onu yazarak mı? Ya da sadece bunun içinden “kaygı olmadan” kelimesini alırsak cevabı bulabilirmiyiz. Birilerine göstermeyi kaygı olarak saymamız doğrumudur ki? O halde neyden kaygı duyuyoruz ki kaygı duymamak bizi rahatlatıyor. Konuştuğumuz yazdığımız herşey bize bir sorumluluk yüklüyorsa olabilirmi bu kaygı. İhtimali yüksek bir cevap oldu bu. Peki nasıl bir rahatlama hissi bu. Uzun uzun yazıp herkese göre anlamsız cümleler oluşturmak bi derece sorumluluk duygusunu azaltabilir belkide. Belki o zaman daha rahat olabiliriz. Peki bu anlamsız cümleler bizim için ne kadar anlam taşıyabilir. Rahatlamamızı sağlayacak derecede anlamlı sorumluluk duymayacağımız kadar da anlamsız bir durum. Bi kağıda anlamsız şekiller çizmemiz çok daha amaca uygun olacaktır .
Yazdı… hiç yazmadığı kadar uzun. Hiç olmadığı kadar sert belkide. Geri dönüp bakmadan. Satır daha dolmadan alt satıra neler yazacağını düşünüyordu. Oradaki boşluklara neler sıkıştıracağını hesaplamaya çalışıyordu. Sıkıntılıydı biraz.
Birden birşeyler oldu. Kağıdını sabit tutamıyordu. Silgisi de masasının üstünden kayıp düşüverdi. Elinde tuttuğu kalem bi an ona çok ağır geldi. Eline gelenin aslında bir kalem olmadığını anladığında gördüğü sadece…
Büyük bir sarsıntı ve karanlık...
İnsanlar dışarda deliler gibi koşuşturup ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. Çok fazla toz vardı. Yaşadıkları yer sanki havaya kalkmış ve büyük bir bulutun içine girmişti. Çığlıklar duyuluyordu. aradan yaklaşık onbeş dakika geçtiğinde anlamaya başladılar yavaşça. Her gün gördükleri yanından geçtikleri bazen baştan aşaı süzüp yıkılması gerektiğini konuştukları bina yokolmuştu. Toz bulutları ardından binanın yere kapaklanmış cüssesini seçebiliyorlardı az da olsa. Büyük bir sessizlik oldu. Evin kime ait olduğunu düşündüler. Onbeş dakika öncesine kadar anında cevaplayabilecekleri bir soruydu bu ancak binanın ve çevrenin durumu dolayısıyla pek bi güçlük çektiler tanımakta. Orta yaşlı bir adam cevapladı sonunda.
Kimseyle konuşmayan o adam otururdu o evde. O adam diyorlardı çünkü adı çok da önem taşımıyordu onlar için. Çok bir şey bilmiyorlardı hakkında. Bildikleri sadece onun zamanında konuşarak hayatını kazandığı ancak tanıdıkları süre içinde onlara tek kelime etmeyen çıkardıkları söylentilerle dilsiz ilan ettikleriydi. Bilmedikleri için hayatlarında var etmedikleri o adam olarak bahsettikleri insan o binanın içindeydi. Orası kendine aitti ve tek yaşardı bu yüzden düşündükleri tek şey o adamdı. Yaşıyormuydu. Ya da daha da önemlisi ne olmuştu...
Sokakta oynayan çocuk geçmekte olan yaşıtına seslendi. Arkadaşı demiyorum çünkü hergün yaptığı tek şey ona geçerken laf atmaktı. Arkadaşım dediği çocuklardan farklıydı biraz. O adam gibi pek konuşmazdı belkide gerçek bir dilsizdi o. Duyduğundan da pek emin değildi gerçi. Ama sadece eğlenceli geldiği için bağırıyordu çocuğa “ moloz kafalı! “ . Çocuk ise sadece geçerdi ordan, hiç sıkılmadan, sanki oraya muhtaçmış gibi, ihtiyacı varmış gibi o cocuğun bağırmasına. Duyuyordu duymasına ama konuşmak ona anlamsız geliyordu o kadar. Kendi gibi konuşmadığını bildiği o adamın evinin önünden geçmek belkide ona güç veriyordu. Konuşmanın anlamsız olduğuna inanan birini bulmak kolay değildi. Tabi sadece onun düşünceleriydi bunlar. O adamla görüşüp konuşmak hakkındaki düşüncelerini aldığından değil. Sadece konuşmadığından.
Bir anne sesi yükseldi. Bağıran çocuğun annesi sesini yükseltmişti. Çok da umursamasada etraftaki kadınların tepkisinden çekindiğinden olsa gerek çocuğunu susturmak istemişti. İstemezdi kimsenin onun çocuğu hakkında küfürbaz ya da haylaz yakıştırması yapmasını. Yine cocuğunu umursadığından değil sadece kendi itibarı yüzünden. Sonuçta onun işi buydu. O bir anneydi. Kariyerinde etrafça haylaz olarak anılan bir çocuk büyütmüş olmak istemiyordu. Bu da onun kendince bir düşüncesiydi. Arkasını döndüğünde eve gelen kocasının “pijamalarım nerde” sorusuyla irkilen anne balkondan topladığı çamaşırlar arasından oldukça yıpranmış, rengi solmuş olan pijamayı ayırdı. Ütüleme zahmetine girişmeden kocasına uzatıyordu ki…
Postacı elinde tuttuğu mektuplardan birini o adamın posta kutusundan içeri bıraktı. Binadan yavaşca uzaklaşırken gözü arkasında kalmıştı. Bi değişiklik sezmişti. Etrafta oynaşan çocuk sesleri pek bi farklı geliyordu o an kulağına. Sanki attığı da her gün gelip attığı kutudan farklı bir kutuydu. Belkide değişiklik zarftaydı. Peki bunun duyduklarıyla alakası neydi. Cocuk sesleri çok karışık anlamsız sesler haline döndü. Beyni bulanmış gibiydi. Sanki üzerindeki üniforma gece yattığı eşortmandan farksız gibi geldi. Sanki o üniformanın sorumluluğu üzerinden kalkmış gibiydi. Temiz olması yırtılıp yıpranmaması diğer bir boyutuylada çantasındaki mektupların yerlerine zamanında ulaşması gibi sorumluluklar sanki yoktu artık. Soğuduğunu hissetti. Bulut güneşi örttüğünde hafif bir serinlik olur ya. Öyle bir şey olduğunu bile düşündü bir an için. Kafasındaki bulantıyı da yorgunluk olarak nitelendiriyordu. Gözleri kapanmadan önce yerin ona yaklaştığını hissetti...
Evet bi olay oldu. Bir sarsıntı ve karanlık. Herkese bir haller olmuştu. Herkes bilmeden birbiriyle ilişki haline girmişti. Birbirlerini gerçekten tanımasalar bile bir ilişki içerisindelerdi her zaman. Her zaman bir beklentileri vardı. Bir şey olmasını ve anlatmayı beklediler. Evet bir şey oldu. O adamın evi orda yoktu. Toz ve duman vardı. Göz gözü görmüyordu. Postacı hasta olduğunu ancak uyandığında hatırlayabilecekti bu onun yaşadıklarının tek nedeniydi. Elbiseler tekrardan kirlenmişti belki de bir daha o kadın tarafından yıkanamayacaktı. Kariyerinde de düşündüğü gibi bir çocuk olmayacaktı bundan sonra. Çocuk önceki günlerden farklı bir şey bağırıyordu onbeş dakika önce. Kelimenin aynılığı sadece bir ağız alışkanlığı olsa gerek. Konuşmayan çocuk mu ? sanırım bu sefer herzamankinden farklı olarak elinde büyük bişey taşıyordu. Ne olduğundan habersiz. Kimin ateşlediğinden habersiz…
Çok fazla sonu henüz açıklanmamış olay var. Hayatta her dakika yaşadığımız. Selam verip nasılsın diye sorduğumuz insanlar acaba nasıl olduklarını anlattıktan sonra ne gibi bir akıbetin içine giriyorlar. Ya da aslında ne kadar düşünüyoruz ki onları her selam verdiğimiz insana ardından nasılsın sorusunu soruyoruz. Bence hiç de iyi değiliz. İyi olmamamız bizim için çıkar yol olan bi cevap değil. Kötü bir şey yaptığımızda “kusura bakma pek iyi değilim” dediğimizde sanki kendimizi bir az olsun affettirdiğimizi düşünüyoruz. Aslında o kadar da kötü değilizdir bunu söylerken. Çok konuşuyoruz. Lüzumsuz yere. Sadece birilerine daha çok şey anlatabilmek için konuşuyoruz. Konuşuyoruz ve öğreniyoruz. Birilerinin hikayelerini dinliyoruz. Sonra başka bir hikayede onu örnek olarak sunuyoruz. Hepsinin örneklerini alıp başka bir konuşma esnasında piyasaya sunuyoruz. Kendi eğlencemiz için.
Neler vermezdik fitili kimin ateşlediğini, çocuğun elindekini nerden bulduğunu, hatta postacının nerde uyandığını öğrenmek için. Daha da önemlisi bunları konuşmak için daha çok şeyimizi ortaya koyabileceğimizi düşünüyorum. O adam böyle birşey olmasını istemedi. Hayatı boyunca konuştu daha çok şey konuşmak için. yeni olaylar başlatmak için. Dediğim gibi konuştuklarını silemiyordu. Silemeyince samimiyetinin kaybolduğuna inanmaya başladı. Daima kendi için yaşamayı seçmiş bir insan için bu tersti. Konuşmuş olmak için konuşmaktansa, sadece kendi için yazmayı tercih etti.
Yazdı....
Sildi...
Yazdı...
Sildi...
Yazdı...
Son cümlesini de silebilmiş olmayı dilerdi...
"daloaokr fıdjaırp gkflsaşfkjş jgkf gjıfpjra blşövç.z ğpeoroewrı dısepur hşfdgjaşperpı jgfklaöçzeıap jfjggfsljg ... "
Tansu Akmansoy , 2008
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Düşünceleriniz